Trakya HaberlerBakan Güler'den Edirne'ye Sürpriz Ziyaret
Milli Savunma Bakanı Yaşar Gül…
1929 yılında şeflerinin yasaklarına meydan okuyan Alman doktor Werner Forssmann, kendi kolundan kalbine 65 cm’lik boru iterek modern kardiyolojinin temelini attı ve Nobel Ödülü’ne uzandı.

Tıp tarihi, insan hayatını kurtarmak adına kendi canını feda etmeyi göze alan cesur bilim insanlarının hikayeleriyle doludur. Bu hikayeler arasında modern tıbbın seyrini değiştiren ve ilk duyulduğunda adeta bir delilik gibi tınlayan öyle bir olay var ki, tıp dünyasının sınırlarını kökten sarsmıştır. Bir insanın kendi bedenini bir laboratuvar, kendi kalbini ise bilinmeze doğru açılan bir keşif sahnesi olarak kullanması, bugünkü kardiyoloji uygulamalarının doğuşunu sağlamıştır. Şeflerinin tüm engellemelerine, meslekten ihraç edilme riskine ve en önemlisi ölüm tehlikesine meydan okuyan genç bir hekim, insanlığın en hayati organına dokunabilmek için akılalmaz bir yönteme başvurdu.
Kendi Bedeninde Deney: Dr. Werner Forssmann, şeflerinin ölümcül bulduğu kalp kateterizasyonu fikrini kanıtlamak için ameliyathaneye gizlice girerek kendi kolundan kalbine 65 santimetrelik sonda ilerletti.
Nobel’e Uzanan Kanıt: Kalbine ulaşan boruyla röntgen odasına yürüyen hekim, çektiği filmle modern anjiyografinin temelini attı ve bu çılgın dehasıyla 1956 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü kazandı.
Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, insan vücudunun en mahrem ve dokunulmaz noktası şüphe yok ki kalpti. O dönemdeki genel tıp konsensüsü, atan bir kalbe doğrudan müdahale etmenin ya da içine yabancı bir cisim göndermenin ani durmalara ve kesin ölümlere yol açacağı yönündeydi. Takvimler 1929 yılını gösterdiğinde, Almanya’da genç bir cerrah adayı olan Werner Forssmann, bu dogmayı yıkmayı kafasına koymuştu. Genç hekim, yaşayan bir insanın kalbine toplardamarlar aracılığıyla esnek bir tüp, yani bir kateter gönderilebileceğine inanıyordu. Bu yöntem sayesinde kalp hastalıklarının teşhisi kolaylaşacak, ilaçlar doğrudan doğruya hedef organa ulaştırılabilecekti.
Ancak dönemin tıp otoriteleri ve Werner Forssmann‘ın çalıştığı hastanedeki şefleri, bu teoriyi sadece absürt değil, aynı zamanda intiharvari bir girişim olarak nitelendirdi. Genç cerraha bu araştırmayı yürütmesi için asla izin verilmedi. Katı hiyerarşinin ve tıp etiği duvarlarının arkasına saklanan kıdemli doktorlar, bu fikrin bir insanın hayatına mal olacağını savunuyordu. İşte tam bu noktada, bilimsel merakın ve insanlığa hizmet arzusunun bir hekimi ne kadar ileriye götürebileceğinin en çarpıcı örneği sergilendi.
Şeflerinden yasal yollarla izin alamayacağını anlayan Werner Forssmann, tıp tarihinin en büyük kumarını oynamaya karar verdi. Planını hayata geçirmek için ameliyat odasına gizlice sızan cesur hekim, kimsenin müdahale edemeyeceği o anı kolladı. İlk olarak, operasyon sırasında acıyı hissetmemek adına kendi lokal anestezi işlemlerini gerçekleştirdi. Ancak alışılagelmişin dışına çıkarak, kendi üretrasını uyuşturdu ve ardından asıl ameliyat bölgesine geçti. Kendi kolundaki bir toplardamarı titizlikle keserek açan Werner Forssmann, yanına aldığı 65 cm’lik bir idrar sondası ile operasyona başladı.
İdrar sondasını kolundaki damarın içine yerleştiren hekim, soğukkanlılığını koruyarak boruyu kalbine doğru itmeye başladı. Damar çeperlerinde ilerleyen her santimetrede ölümle burun buruna olduğunun bilincindeydi. Kalbin odacıklarına ulaşacak bu yabancı cisim, her an ölümcül bir ritim bozukluğunu tetikleyebilirdi. Ancak o, tıp dünyasının geleceğini değiştirecek o inançla sondayı santim santim ilerletmeye devam etti.
Kolundan içeri soktuğu 65 santimetrelik boruyla birlikte operasyonu tamamlayan Werner Forssmann, sadece bu işlemi yapmakla kalmamalı, teorisinin doğruluğunu tüm dünyaya ve kendisini reddeden şeflerine kanıtlamalıydı. Bunun tek yolu ise somut bir tıbbi kanıt sunmaktı. Boru damarının içindeyken, ameliyathaneden çıkarak hastanenin koridorlarında yürümeye başladı. Amacı, o dönem için yeni sayılan röntgen odasına ulaşmaktı. Kalbine kadar uzanan bir tüple koridorları kat eden hekim, aynanın karşısına geçerek floroskopi cihazı yardımıyla sondanın tam olarak kalbinin içine girdiğini gözleriyle gördü. Hemen ardından kalbinin içindeki tüpün röntgen filmini çekerek bu tarihi anı ölümsüzleştirdi.
Werner Forssmann’ın kendi kalbine ulaştırdığı idrar sondasının röntgen filmini çekmesi, tıp çevrelerinde bir gecede infial yarattı. Deneyin sonuçları hastane yönetiminin masasına ulaştığında, kıdemli hekimler ve şefler neye uğradıklarını şaşırdılar. İlk etapta, hastane kurallarını çiğnediği, hiyerarşiyi hiçe saydığı ve en önemlisi tıp etiğini hiçe sayarak intiharvari bir eyleme giriştiği gerekçesiyle genç cerrah hakkında derhal soruşturma açıldı. Hatta çalıştığı hastanedeki görevine son verilerek tıp camiasından dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Dönemin muhafazakar tıp otoriteleri, bu başarının sadece büyük bir şans eseri olduğunu, Werner Forssmann‘ın aslında bir dahi değil, çılgın bir kumarbaz olduğunu iddia ediyordu.
Ancak somut tıbbi kanıtlar ve röntgen filmleri yalan söylemiyordu. Genç hekimin geliştirdiği bu yöntem, tıp literatüründe kalp kateterizasyonu olarak adlandırılan yeni bir çağın kapısını ardına kadar aralamıştı. Zaman geçtikçe, insan kalbinin içine güvenli bir şekilde ulaşılabileceği gerçeği tüm dünya genelinde kabul görmeye başladı. Forssmann’ın açtığı bu tehlikeli ama vizyoner yol, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki diğer bilim insanlarının da dikkatini çekti ve yöntem hızla geliştirilmeye başlandı.
Yıllar boyunca hak ettiği değeri göremeyen ve tıp camiası tarafından mesafeli yaklaşılan Werner Forssmann, takvimler 1956 yılını gösterdiğinde insanlık tarihine geçecek büyük bir onura layık görüldü. Gençlik yıllarında neredeyse hayatına mal olacak, şefleri tarafından dışlanmasına yol açan o çılgın ve kanıtlı deney, ona Nobel Tıp Ödülü‘nü getirdi. İsveç Akademisi, bu tehlikeli deneyin modern kardiyolojinin ve modern tıp uygulamalarının temelini attığını resmen tescilledi.
Forssmann, ödülü tek başına değil, onun başlattığı bu yöntemi pratik klinik uygulamalara ve anjiografi tekniklerine dönüştüren iki Amerikalı bilim insanı, Andre Frederic Cournand ve Dickinson W. Richards ile paylaştı. Bu ödül, tıp dünyasındaki katı dogmaların ve statükonun, bilimsel merak ve cesaret karşısında nasıl diz çöktüğünün en somut göstergesi oldu. 1929 yılında bir ameliyathanede gizlice başlayan o tehlikeli yürüyüş, insanlığın kalp hastalıklarıyla mücadelesinde en güçlü silahı haline geldi.