Prof. Dr. Zakir Avşar, CHP’deki mutlak butlan krizini analiz etti. Krizin merkezinde delegelere sağlanan maddi menfaatler ve belediyeler üzerinden örgütlenen patronaj ilişkileri yatıyor. Avşar’a göre asıl tartışma, siyasetin hangi ahlaki sınırlar içinde yürütüleceği.

Prof. Dr. Zakir Avşar, Haber7.com’daki köşe yazısında CHP’deki mutlak butlan kararı sonrası yaşanan krizi çok boyutlu bir şekilde analiz etti. Avşar’a göre, yüzeyde bir kurultay ve liderlik tartışması gibi görünen bu süreç aslında çok daha derin bir yapısal kırılmaya işaret ediyor.
Avşar, krizin temelinde CHP’nin 38. Olağan Kurultayı sürecinde delegelerin iradesinin çeşitli maddi imkânlar ve çıkar ilişkileri üzerinden şekillendirildiği iddialarının yattığını belirtiyor. Bazı delegelere para, telefon, tablet, konut ve yakınlarını belediyelerde işe yerleştirme gibi menfaatler sağlandığı, hatta pavyona götürüldükleri iddia ediliyor. Bu iddiaların ciddi bulunması mutlak butlan kararının çıkmasına neden oldu.
Daha kritik olan nokta ise bu çıkarların belediyeler ve kamusal imkânlar üzerinden örgütlenen bir siyasal ağ ile sunulması. Avşar’a göre tartışmanın merkezinde “kongre hukuku” değil, doğrudan “siyasal yozlaşma” meselesi bulunuyor. CHP, uzun yıllar kamusal etik ve hukuk devleti söylemlerinin taşıyıcısı olarak konumlanmıştı; ancak şimdi kamu kaynaklarının iç iktidar mücadelesinde kullanılmasıyla karşı karşıya.
Avşar, CHP içindeki ayrışmayı “eski kadrolar ile yeni kadrolar arasındaki mücadele” olarak okumanın yeterli olmadığını söylüyor. Asıl kırılma, siyasetin hangi ahlaki sınırlar içerisinde yürütüleceğine ilişkin anlaşmazlık. Parti içinde önemli bir kesim, büyükşehir belediyeleri üzerinden oluşan ekonomik ve idari gücün örgütsel dengeyi bozduğunu düşünüyor. Belediyeler, yerel hizmet üreten kurumlar olmaktan çıkıp parti içi nüfuz ve sadakat üretim mekanizmalarına dönüşmüş durumda.
Siyaset sosyolojisi açısından bu durum şaşırtıcı değil. Parti örgütleri büyüdükçe ve yerel yönetimler üzerinden ciddi ekonomik kaynaklara eriştikçe, ideolojik sadakatlerin yerini patronaj ilişkileri alabiliyor. CHP’de de özellikle İmamoğlu ile birlikte bu durum ortaya çıktı. Patronaj, siyasal desteğin maddi imkânlar karşılığında örgütlenmesidir ve bu tür yapılarda rekabet fikirler arasında değil, kaynak dağıtım kapasitesi arasında gerçekleşir.
Avşar, Kemal Kılıçdaroğlu‘nun pozisyonunu iki şekilde değerlendiriyor: Bir kesim onu partiyi uzun süre ayakta tutmuş, ittifak siyasetini kurmuş bir lider olarak görürken; diğer kesim onu seçim kaybetme psikolojisiyle özdeşleşmiş, değişim taleplerini okuyamamış biri olarak ele alıyor. Özgür Özel ise değişim talebinin temsilcisi olarak yükseldi ancak liderliği, belediye imkânlarıyla iç içe geçmiş yeni güç merkezlerinin yolsuzluk ve yozlaşma odağı haline geldi.
Avşar’a göre, hukuki süreçlerin sertleşmesinin temel nedeni iddiaların niteliği. Eğer mesele teknik usul hatalarıyla sınırlı olsaydı bu ölçekte bir meşruiyet tartışması oluşmazdı. Ancak iddialar doğrudan irade fesadı ve kamusal kaynaklarla siyasal sonuç üretimi üzerine kurulu olduğu için mesele siyasal-ahlaki bir kriz niteliği kazandı.
Avşar, CHP’deki krizin bireysel aktörlerin çatışmasıyla sınırlı olmadığını, muhalefetin iktidar kapasitesi büyüdükçe nasıl dönüştüğüne dair yapısal bir soruna işaret ettiğini belirtiyor. Parti, uzun yıllar muhalefetin sınırlı imkânlarıyla hareket eden bir yapıdan, büyükşehirleri yöneten ve ciddi kamusal kapasiteye erişen bir organizasyona dönüştü. Bu büyüme beraberinde yeni bir siyasal sınıf, yeni çıkar ilişkileri ve yeni güç mücadeleleri üretti.
Sonuç olarak, CHP’de tartışılan şey yalnızca “kim yönetecek?” sorusu değil; asıl mesele “hangi yöntemle, hangi meşruiyetle ve hangi ahlaki sınırlar içerisinde yönetilecek?” sorusu. Bundan sonra CHP’nin önündeki gerçek sınav da bu soruya vereceği cevap olacak.
Kaynak: BHA Yerel