2 bin 500 yıllık Pazırık mumyası Oçi Bala, Anohin Müzesi’nde sergileniyor. Bilim insanları onu şaman veya prenses olarak tanımlarken, Altay halkı onu koruyucu bir ruh olarak görüyor. Müze, bilimle inancı buluşturan eşsiz bir deneyim sunuyor.

Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, “Altay Günlüğü” serisinin üçüncü yazısında Anohin Ulusal Müzesi üzerinden Altay coğrafyasının binlerce yıllık tarihine, Pazırık kültürüne ve Oçi Bala efsanesine ışık tuttu.
Her yolculuğun bir başlangıç noktası vardır. Hayat Aras için Altay yolculuğunun gerçek başlangıcı, A. V. Anohin Ulusal Müzesi‘nin kapısından içeri adım attığı o tılsımlı anda ruh buldu. Müzenin kronolojik düzeni ziyaretçiyi Taş Devri‘nin karanlığından alıp Tunç Çağı‘na, İskitlerden Hunlara, Göktürklere ve sonrasına uzanan görkemli bir zaman tüneline çıkarıyor.
Salonlar arasında ilerledikçe Altay’ın hiçbir çağda boş, ıssız ve dilsiz bir coğrafya olmadığını tüm çıplaklığıyla görüyorsunuz. Bugün derin bir sessizliğe bürünen o mağrur vadiler; binlerce yıldır insanların yaşadığı, göç ettiği, avlandığı, ticaret yolları kurduğu ve inançlarını ilmek ilmek şekillendirdiği capcanlı bir dünyanın parçası.
Müze rotasının en başındaki salonlarda kemikten yapılmış iğneler, ok uçları ve ilkel günlük yaşam araçları sergileniyor. İlk bakışta oldukça sade, hatta sıradan görünen bu eserler, aslında insanlığın varoluşuna dair çok güçlü öykülerin iyeleri. Altay’ın sert, amansız iklimi insanlara hiçbir zaman kolay bir hayat sunmamış. Buna rağmen burada iz bırakan topluluklar, doğaya hoyratça meydan okumak yerine onunla uyum içinde yaşamayı, toprağın sesini dinlemeyi öğrenmişler.
Müzenin en etkileyici, nefes kesen bölümü hiç kuşkusuz Pazırık kültürüne ayrılan salonlar. MÖ 5. ve 3. yüzyıllar arasına tarihlenen Pazırık Kurganları, dünya arkeolojisinin en sarsıcı keşiflerinden biri kabul ediliyor. Mezar odalarına sızan su, yüzyıllar önce donarak adeta doğal birer permafrost koruma odası oluşturmuş.
Korunaklı alanlarda sergilenen keçe parçaları, ahşap oymalar ve at koşum takımları… Üzerlerine işlenen kartallar, geyikler, parslar, dağ keçileri… Bunlar yalnızca estetik bir süsleme amacıyla yapılmamış. Her biri bozkır insanının doğayla kurduğu o girift ilişkinin, hayvan üslubunun ve inanç dünyasının görsel birer tanığı.
Müzenin en gizemli salonunda, Ukok Platosu‘nda bulunan ve dünyanın “Altay Prensesi, Ukok Prensesi, Buz Bakiresi” adlarıyla tanıdığı genç kadının hikâyesi başlıyor. 1993 yılında arkeolog Natalia Polosmak başkanlığındaki uzman bir ekip tarafından keşfedilen bu donmuş kurgan, olağanüstü biçimde korunmuştu. Yapılan antropolojik araştırmalar, genç kadının Pazırık kültürüne mensup olduğunu ve yaklaşık MÖ 5. yüzyılda yaşadığını gösteriyor.
Vitrinin önünde duran bu zamansız kadına uzun süre, zamandan koparak baktım. Onu, popüler kültüre ve dünyaya tanıtan unvan “prenses” olsa da bilim insanları, mezarındaki zengin ve seçkin buluntulara bakarak onun, toplum içinde çok özel ve seçkin bir konuma sahip olabileceğini değerlendiriyor. Kimileri elleriyle şifa dağıtan bir otacı, bir şifacı; kimileri ise gökle yer arasında köprü kuran, dinsel törenlerde görev alan saygın bir din kadını, şaman olabileceğini düşünüyor. Kesin olan tek şey ise, ölümünün üzerinden iki bin beş yüz yıl geçtikten sonra bile, insanlığın merakını ve hayal gücünü harekete geçirecek kadar güçlü bir iz bırakmış olmasıdır.
Bugün müze yetkilileri, bilim ile inanç arasında ilginç ve saygın bir denge kurmuş durumda. Bir yanda modern müzeciliğin gerektirdiği katı iklimlendirme ve bilimsel koruma kuralları, diğer yanda Altay halkının yüzyıllardır yaşattığı şamanik gelenekler… Bu nedenle kalıntılar özel koşullarda muhafaza ediliyor ve mumya, yılın yalnızca belirli dönemlerinde ziyaretçilere açılıyor. Sergileme takvimi hazırlanırken yerel kültürel hassasiyetler ve ayın evreleri dikkate alınıyor.
Koleksiyonunda 60.000’den fazla eser barındırdığı söylenen müzenin etnografya salonları ise tarihin daha yakın dönemlerine uzanıyor. Adını bölgenin Şamanizm inancı, yerli ezgileri ve Türk boyları (Tuva, Hakas, Teleüt…) üzerine yıllarca saha derlemeleri yapan, birçok yerel melodiyi notaya dökerek dünyaya tanıtan ünlü etnograf, müzikolog, Türkolog Andrey Viktoroviç Anohin‘den alan bu müzenin can alıcı bölümlerinde; ahşap beşikler, deri işlemeler, geleneksel giysiler, avcılık ekipmanları, şaman davulları ve günlük yaşam eşyaları gelişigüzel birer nesne olmaktan çıkıp, göçebe kültürünün yüzyıllar boyunca nasıl büyük bir dirençle yaşatıldığını gözler önüne seriyor.
Müzeden çıkıp yeniden sokağa adım attığımda, ünlü ressam ve etnograf Çoros Gurkin‘in adını taşıyan o caddeye çıktım. Halen aynı şehirdeydim ama artık bu topraklara aynı gözlerle bakmıyordum. Anohin Ulusal Müzesi, Altay’a, tarihe ve hayata nasıl bakmam gerektiğini öğreten bilge bir kılavuzdu. Müzede, kim bilir kaçıncı kez, kendi köklerimle yeniden tanışmıştım.
Kaynak: BHA