Orta Doğu’daki çatışmanın 30. gününde küresel güçlerin ikiyüzlü politikaları ve sahaya sürülen askeri mühimmatlar barış umutlarını gölgeliyor. Demokrasi kılıfı altındaki stratejiler ve 30 yıllık tarihsel sürecin analizi bu haberde.

Küresel siyasetin merkezinde yer alan gerilimler, trajik bir eşiği daha geride bırakarak otuzuncu gününe ulaştı. Dünya kamuoyunda tedirginlik dozajı her geçen saat artarken, barışa dair umutlar yerini askeri sevkiyatların gölgesindeki belirsiz bir bekleyişe bırakıyor.
Küresel İkilem: Bir yanda ateşkes müzakereleri sürdürülürken, diğer yanda cephe hattına yapılan mühimmat desteği krizin derinleşmesine neden oluyor.
Dünyanın en büyük gücü olma iddiasını her fırsatta yineleyen ABD, mevcut Orta Doğu’da çatışma süreci içerisinde oldukça karmaşık ve tartışmalı bir rol üstleniyor. Washington yönetimi, bir taraftan uluslararası diplomasi masalarında müzakereci kimliğiyle boy gösterip “çözüm” arayışında olduğunu deklare ederken; diğer tarafta Pentagon ve askeri kanallar aracılığıyla bölgeye lojistik destek sağlamaya devam ediyor. Bu durum, “müzakere masasında kan ve ölümü nasıl çoğaltırız?” sorusunu akıllara getiren bir tabloyu ortaya çıkarıyor.

Haber merkezimize ulaşan verilere göre, İsrail ile sahada aktif bir iş birliği yürüten Amerikan yönetimi, bölgeye sadece diplomatik temsilcilerini değil, aynı zamanda yeni nesil akıllı bombalar ve taktiksel askeri personeli de sürmeyi sürdürüyor. Bu durum, küresel barışın tesisi noktasında ciddi bir güven erozyonuna neden olurken, bölgedeki can kayıplarının artmasındaki en büyük etkenlerden biri olarak değerlendiriliyor.
Mevcut krizin en dikkat çekici yanlarından biri de ABD devlet kurumları arasındaki söylem birliğinin bozulmuş olmasıdır. Savunma Bakanlığı yani Pentagon, operasyonel süreçlere dair sert ve net askeri açıklamalar yaparken, Beyaz Saray kanadından bazen bu açıklamalarla taban tabana zıt, daha ılımlı veya tamamen farklı perspektif sunan beyanatlar gelebiliyor. Bu iletişim kopukluğu ya da “bilinçli kafa karışıklığı”, uluslararası toplumun kime ve hangi açıklamaya inanacağı konusundaki şüphelerini derinleştiriyor.
[EDİTÖRÜN NOTU / BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ?]
Sadece okyanus ötesi değil, Avrupa Birliği üye ülkeleri de bu süreçte oldukça eleştirel bir mercek altına alınıyor. Resmi kürsülerden yapılan açıklamalarda “biz savaş istemiyoruz, bölgede huzur sağlanmalı” mesajları verilirken, arka planda işleyen çarklar farklı bir hikaye anlatıyor. Birçok Avrupa ülkesindeki sanayi tesisleri, savaşın ihtiyaç duyduğu mühimmat ve askeri teknoloji üretimi için üretim hatlarını revize etmeye başlamış durumda.
Sanki dünyanın gözünün içine soka soka bir manipülasyon süreci yönetiliyor. Dökülen kanın, yitip giden hayatların ve yerle bir olan şehirlerin insani boyutu, küresel güçlerin ekonomik çıkarları ve stratejik planları arasında adeta eriyip gidiyor. Tarihsel süreç incelendiğinde, bu yaşananların tesadüf olmadığı, asırlar geçse de temel motivasyonun değişmediği görülüyor.
Küresel siyasetin son otuz yılına bakıldığında, Orta Doğu’da çatışma süreci genellikle “özgürlük” ve “demokrasi” kavramları etrafında şekillendirilmiş bir retorik ile sunulmuştur. Ancak sahadaki gerçeklik, bu parlak kavramların ardında çok daha derin ve trajik bir tabloyu gizlemektedir. Özellikle Müslüman ülkeler üzerinde yoğunlaşan bu operasyonlar, bir yandan insani değerleri savunuyormuş gibi görünürken, diğer yandan bölgenin zengin petrol ve maden yatakları üzerindeki kontrol mekanizmalarını yeniden inşa etmektedir.
Mevcut İsrail ve bölge merkezli gerilimde de benzer bir senaryonun işlendiği görülmektedir. Uluslararası toplum tarafından dile getirilen “barışçıl çözüm” çağrıları, stratejik sevkiyatların ve askeri yığınağın gölgesinde kalmaktadır. Bu durum, bölge halkları nezdinde Batı’nın samimiyetinin sorgulanmasına ve dökülen her damla kanın ardında yatan asıl nedenin, iddia edildiği gibi insan hakları değil, jeopolitik çıkarlar olduğu yönündeki kanaati güçlendirmektedir.
Geçtiğimiz otuz yıllık süreçte, Körfez Savaşı‘ndan başlayarak bugüne kadar uzanan tüm askeri müdahaleler, ortak bir paydada buluşmaktadır. Bu payda, bahaneler değişse de hedef alınan coğrafyanın ve mağdur edilen halkların kimliğinin neredeyse hiç değişmemesidir. Pek çok siyasi analiste göre, bu yaşananların temelinde asırlar öncesine dayanan din savaşları motivasyonu yatmaktadır. Küresel güçlerin mühimmat desteği sağlayarak büyüttüğü bu ateş, sadece bugünü değil, bölgenin geleceğini de ipotek altına almaktadır.
Hile ve kandırma üzerine kurulu bu diplomatik stratejiler, modern dünyanın gözü önünde cereyan ederken; Pentagon ve ilgili askeri kanatların raporları, aslında masadaki müzakerelerin sahadaki şiddeti durdurmak için değil, kontrol edilebilir bir seviyede tutmak için yürütüldüğünü fısıldamaktadır. Ne yazık ki, bu devasa satranç tahtasında en büyük bedeli yine sivil halk ödemekte ve küresel güç dengeleri arasında birer istatistikten öteye geçememektedirler.