Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, yargı süreçlerini “darbe” olarak niteleyenlere sert çıktı. Tunç, “Bu millet darbenin ne olduğunu iyi bilir. 27 Mayıs’ı bayram sayan zihniyeti de, 15 Temmuz destanını yazan iradeyi de unutmaz” dedi.

Türkiye’nin hukuk sisteminin, kamu görevlilerinin haklarının ve yargı kararlarının masaya yatırıldığı başkent Ankara, bugün önemli bir sempozyuma ev sahipliği yaptı. Siyasetin ve hukukun kesişim noktasında duran tartışmalara, devletin en yetkili isimlerinden biri olan Adalet Bakanı Yılmaz Tunç‘tan sert ve net yanıtlar geldi. “4688 Sayılı Kamu Görevlileri ve Toplu Sözleşme Kanunu – Yargı Kararları ve Hukuki Tartışmalar Sempozyumu”nda kürsüye çıkan Bakan Tunç, sadece teknik hukuk meselelerine değil, Türkiye’nin demokrasi hafızasına ve son günlerde alevlenen “yargı ve darbe” polemiklerine de değindi.
Yargıya Kalkan: Bakan Tunç, yolsuzluk ve hukuksuzlukla mücadele eden yargı süreçlerinin “darbe” olarak nitelendirilmesine sert çıktı.
Hafıza Tazelemesi: 27 Mayıs ile 15 Temmuz’u kıyaslayan Tunç, milletin gerçek demokrasi ile dayatmayı ayırt ettiğini vurguladı.
Küresel Adalet Vurgusu: Uluslararası sistemin tıkanıklığına dikkat çekilerek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın küresel adalet çağrısı hatırlatıldı.
Türkiye, siyasi tarihi boyunca “darbe” kavramıyla ne yazık ki sık sık yüzleşmek zorunda kalmış bir ülkedir. Ancak son dönemde, hukukun işletilmesi ve yargının görevini yapması ile siyasi müdahaleler arasındaki çizgi, kamuoyunda farklı tartışmalara yol açıyor. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, sempozyumdaki konuşmasında bu tartışmalara doğrudan girerek, yargının işleyişini savunurken kullanılan terminolojiye itiraz etti.
Özellikle yolsuzluk, hırsızlık ve arsızlık gibi kamu vicdanını yaralayan suçlarla ilgili yürütülen soruşturmaların, bazı kesimler tarafından siyasi bir “darbe” girişimi gibi lanse edilmesini eleştiren Tunç, bu söylemin tehlikesine dikkat çekti. Yargının, kanunlar çerçevesinde hesap sorma yetkisini kullanmasının, demokrasinin bir gereği olduğunu vurgulayan Bakan, bu süreçlerin manipüle edilmemesi gerektiğinin altını çizdi. Milletin ferasetine güvendiklerini belirten Tunç, Türk halkının neyin hukuk mücadelesi, neyin ise gerçek bir darbe teşebbüsü olduğunu ayırt edebilecek tarihsel bir birikime sahip olduğunu ifade etti.
Bakan Tunç’un konuşmasındaki en çarpıcı bölümlerden biri, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki iki kritik kırılma noktasını kıyaslamasıydı: 27 Mayıs 1960 ve 15 Temmuz 2016. Bu iki tarih, sadece takvim yapraklarında yer alan günler değil, iki farklı Türkiye fotoğrafının ve iki farklı zihniyetin sembolüdür.
Tunç, 27 Mayıs darbesinin ardından yaşanan süreci hatırlatarak, o dönemde darbecilerin kendi eylemlerini meşrulaştırmak adına 27 Mayıs’ı “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak kutlattıklarını anımsattı. Bir askeri müdahalenin, seçilmiş bir hükümetin devrilmesinin ve başbakanın idam edilmesinin “bayram” olarak dayatıldığı o karanlık günlerin zihniyeti ile bugün milletin iradesine sahip çıktığı günlerin zihniyetini birbirinden keskin çizgilerle ayırdı. Bakan, 15 Temmuz hain darbe girişimine karşı milletin sokaklarda yazdığı destanın ise gerçek bir “Milli Birlik ve Dayanışma Günü” olduğunu belirtti.
[EDİTÖRÜN NOTU / BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ?]
Bakan Tunç’un ifadeleri, aslında bir toplumsal hafıza okuması niteliğindeydi. “Bu millet, darbenin ne olduğunu çok iyi biliyor” cümlesi, tankların önüne yatan, uçaklara meydan okuyan sivil iradenin, geçmişteki acı tecrübelerden ders çıkardığını ve artık demokrasisine sahip çıktığını özetliyordu. 15 Temmuz’u bir demokrasi şöleni olarak kutlayan zihniyetin, geçmişte darbeyi bayram diye yutturmaya çalışan zihniyeti asla unutmayacağı ve affetmeyeceği mesajı verildi.
Bakan Tunç, sempozyumda sadece iç gündeme dair değil, kanayan bir yara haline gelen küresel adalet krizine dair de çarpıcı tespitlerde bulundu. Bugün dünyanın dört bir yanında, özellikle Gazze başta olmak üzere mazlum coğrafyalarda yaşanan insanlık dramları, mevcut uluslararası mekanizmaların ne kadar işlevsiz kaldığını acı bir şekilde yüzümüze çarpıyor. Bakan Tunç, bu durumu “Maalesef uluslararası sistem, sorunları çözebilecek mahiyette değildir” sözleriyle özetledi.
Kağıt üzerinde var olan, altına imza atılan uluslararası sözleşmelerin ve kurulan devasa mahkemelerin, pratikte bir karşılığının olmaması, küresel vicdanı yaralayan en büyük etkenlerden biri. Tunç, uluslararası hukukun işletilemediğini, alınan kararların icra edilemediğini ve yaptırım gücünden yoksun bir sistemin var olduğunu belirtti. “İcra edilebilecek bir sistem yoktur” tespiti, Birleşmiş Milletler’den Lahey Adalet Divanı’na kadar uzanan zincirin, güçlülerin hukukuna hizmet eden hantal bir yapıya dönüştüğünün resmi itirafı niteliğindeydi. Karar alıcıların sessiz kaldığı, alınan cılız kararların ise sahada uygulanmadığı bu düzen, adalet arayışındaki milyonlarca insanı hayal kırıklığına uğratmaya devam ediyor.
Bu karamsar tabloda, Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın duruşu ise ayrı bir parantezi hak ediyor. Bakan Yılmaz Tunç, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her uluslararası platformda dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” şiarının, aslında çöken bu sisteme karşı en güçlü itiraz ve reform çağrısı olduğunu hatırlattı.
Erdoğan’ın sadece Türkiye’nin değil, tüm mazlum milletlerin sesi olarak “adalet, hakkaniyet ve vicdan üzerine inşa edilmiş yeni bir uluslararası sistem” ihtiyacını haykırdığını belirten Tunç, “Dünyada adaleti, hakkaniyeti savunan bir liderdir” vurgusunu yaptı. Türkiye’nin dış politikadaki bu ilkeli duruşu, sadece diplomatik bir manevra değil; insan onurunu merkeze alan, çifte standartları reddeden ve hukukun gücünü savunan bir medeniyet tasavvurunun yansımasıdır. Bakan Tunç’un ifadeleri, Türkiye’nin küresel adalet mücadelesindeki öncü rolünün hukuksal zeminde de tavizsiz sürdürüleceğinin sinyalini verdi.
Konuşmasının son bölümünde, hükümetin siyaset felsefesine değinen Adalet Bakanı, “Bizim siyaset anlayışımız; icraat, eser, temel hak ve özgürlükleri daha da tahkim etmek üzerinedir” diyerek muhalefete ve eleştirilere de dolaylı bir yanıt verdi. Siyaseti, sadece retorik üretmek veya polemik yaratmak olarak görmediklerini; vatandaşa dokunan, ülkenin altyapısını güçlendiren ve demokratik standartları yükselten somut adımlar olarak tanımladıklarını belirtti.
“Temel hak ve özgürlüklerin tahkim edilmesi” vurgusu, özellikle son 22 yılda vesayet odaklarıyla yapılan mücadelenin ve sivil anayasa çalışmalarının bir özeti mahiyetindeydi. Yargı reformlarından insan hakları eylem planlarına kadar atılan her adımın, bireyin devlet karşısındaki konumunu güçlendirmeyi ve hukuki güvenliği artırmayı hedeflediği ifade edildi. Bakan Tunç, Türkiye’nin bir hukuk devleti olarak yoluna emin adımlarla devam edeceğini, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının, “eser siyaseti”nin en önemli sütunlarından biri olduğunu kaydetti.
Ankara’da düzenlenen bu kritik sempozyum, hukukun teknik detaylarının ötesinde, Türkiye’nin demokrasi yolculuğunun ve adalet perspektifinin tartışıldığı bir platforma dönüştü. Bakan Yılmaz Tunç’un verdiği mesajlar, yargıyı hedef alan “darbe” söylemlerine karşı net bir duruş sergilerken, milletin hafızasının diri olduğunu bir kez daha hatırlattı.
27 Mayıs’ın sahte bayramlarından, 15 Temmuz’un gerçek demokrasi destanına uzanan bu süreçte, Türkiye’nin rotası bellidir: Daha fazla demokrasi, daha fazla adalet ve daha güçlü bir hukuk sistemi. Adalet Bakanlığı’nın bu vizyon doğrultusunda, hem içeride hem de uluslararası arenada hakkaniyeti savunmaya devam edeceği, sempozyumun en güçlü çıktısı olarak kayıtlara geçti.
Kaynak: Hibya Haber Ajansı