Aklından Bir Sayı Tut

Aklından bir sayı tut. Sayıların dansı bazen masum bir çocuk oyunudur, bazen de bir seri katilin en ölümcül silahı. Kumbağ’ın rüzgarından John Verdon’ın karlı tepelerine uzanan bir yolculuk.

Aklından Bir Sayı Tut
⚡️ Haberi Özetle:
Yayınlama: 30.12.2025
Düzenleme: 21.01.2026 15:59
A+
A-

Haberi Dinle

Masasının kenarında duran o kalın ciltli kitabın kapağına gözüm takıldı o an. John Verdon’ın zihinleri zorlayan başyapıtı Aklından Bir Sayı Tut duruyordu orada. Belki de bu yüzden bakışları bu kadar derindi; Gurney’in çözdüğü her bulmacada, o da kendi geçmişinden bir parçayı temize çekiyordu. Rüzgar sayfaları rastgele çevirirken, sanki hayat ona sessizce fısıldıyordu: ‘Bir sayı tut, ama sakın unutma; kaderin denklemi her zaman tuttuğun o sayının içinde gizlidir.’ O an anladım ki, Kumbağ’ın bu salaş köşesinde sadece çay içilmiyor; burada zaman, satır aralarında yeniden yazılıyordu.


Tekirdağ’ın o kendine has, deniz tuzuyla karışık nemli rüzgarı yüzüme çarparken, Kumbağ’ın kıyısında, zamanın sanki biraz daha yavaş aktığı, modern dünyanın telaşından uzak o salaş çay bahçesinde oturuyordum. Masalar, güneşten rengi hafifçe solmuş o klasik mavi-beyaz örtülerle kaplıydı. Etrafta, Trakya’nın o samimi, “biz bize” havası hakimdi ama burası bir başkaydı. Sanki herkes, denizden gelen dalga sesleriyle kendi iç sesini dinlemeye gelmiş gibiydi.

Hemen iki masa ötemde, sırtını denize değil de rüzgara vermiş, profilden Marmara’nın o gri-mavi sularını süzen yaşlı bir beyefendi dikkatimi çekmişti. Saçları, yaşanmışlığın en asil nişanesi gibi bembeyazdı; sakalları ise titizlikle taranmış, yüzündeki derin çizgilere inat karizmatik bir duruş sergiliyordu. Elinde ahşap, gövdesi işlemeli bir pipo vardı. Dumanı, rüzgarın yönüne doğru aheste aheste savrulurken, önündeki kalın ciltli kitaba dalıp gidiyor, sonra başını kaldırıp ufka bakıyordu. Bir emekli büyükelçi miydi? Yoksa yıllarını Babıali yokuşunda harcamış eski bir köşe yazarı mı? Duruşu o kadar net, bakışları o kadar doluydu ki, sanki dünyadaki tüm sayıları, tüm denklemleri çözmüş de geriye sadece denizin sesini dinlemek kalmış gibiydi.

Tekirdağ Kumbağ sahilindeki bir çay bahçesinde, rüzgarlı havada denizi izleyen beyaz sakallı, pipo içen karizmatik yaşlı adam.

Onun bu “görmüş geçirmiş” sessizliğinin tam zıttı ise, hemen sol çaprazımda oturan kalabalık genç grubuydu. Dört, belki beş gençlerdi. Enerjileri o kadar yüksekti ki, kahkahaları martı seslerini bastırıyordu. Masada yarım kalmış çaylar, bitmiş meşrubat şişeleri ve hepsinin odağında tek bir konu vardı. İçlerinden biri, heyecanla elini masaya vurdu ve o sihirli cümleyi kurdu: “Hadi bakalım, şimdi aklından bir sayı tut!”

Bu cümle… Aklından bir sayı tut. O an, piposunu tüttüren o karizmatik beyefendi, denizin sesi, Kumbağ’ın kokusu silindi. Gözüm o gençlere daldı ama zihnim, beni olduğum yerden alıp tam 20 yıl öncesine, lise koridorlarının o yankılı sesine, 17 yaşıma fırlattı.

17 Yaşın Matematiği ve Kaygısız Günler

O gençlerin masasından yükselen “Tuttun mu? Şimdi 2 ile çarp!” sesleri beni kendi gençliğime, o saf ve karmaşık olmayan zamanlara götürdü. Bizim de böyle masalarımız vardı. Okul çıkışı gittiğimiz, tost kokan o küçük kafeler… Ben, en yakın arkadaşım Mert ve grubun beyni sayılan, matematiği hepimizden iyi olan Selim.

17 yaşındaydık. Hayatın en büyük derdi, bir sonraki matematik sınavı veya hoşlandığımız kızın bize bakıp bakmadığıydı. Cep telefonlarının henüz “akıllı” olmadığı, eğlencenin birbirimizin gözünün içine bakarak üretildiği zamanlardı. O günlerde Aklından bir sayı tut oyunu, bizim için sadece bir matematik hilesi değil, bir zeka gösterisiydi.

Gençlerin oynadığı versiyonu duyabiliyordum, en klasiğiydi. Ama biz? Biz işi abartmayı severdik. Selim, gözlerini kısar, eline bir kağıt kalem bile almadan bize meydan okurdu: “İki basamaklı tutma, çok kolay,” derdi. “Üç basamaklı tut. Hatta kendine güvenen beş basamaklı tutsun!”

Hatırlıyorum, bir okul çıkışı yine o kafedeydik. Selim bana döndü, “Aklından 5 basamaklı bir sayı tut Aziz,” dedi. Gözlerinde o hınzır parıltı vardı. Beynimin sınırlarını zorlamak istiyordu. Tuttum,” dedim. (Tuttuğum sayı 12.345 gibi basit bir şeydi ama olsun). “Şimdi o sayının rakamlarını topla,” dedi. Topladım. “Çıkan sonucu, tuttuğun o devasa sayıdan çıkar,” dedi. İşte o an beynimin yandığını hissettiğim andı. 5 basamaklı bir sayıdan, rakamları toplamını zihinden çıkarmak… Terlemeye başlamıştım ama yaptım. “Şimdi,” dedi Selim, “Elde ettiğin sonucun bir rakamını kendine sakla (sıfır olmasın), diğerlerini bana karışık sırada söyle.”

90'lı yıllarda bir kafede ince belli çay bardakları eşliğinde aklından bir sayı tut oyununu oynayan liseli gençler, nostaljik masa detayları.

Bu bir sihirbazlık mıydı? Yoksa saf matematik mi? O yaşlarda sınır, sihirle mantık arasında çok inceydi. Söylediğim rakamlara bakıp, saniyeler içinde benim sakladığım o gizli rakamı “Pat!” diye söylerdi. Nasıl yapıyordu? 9 ile bölünebilme kuralının o muazzam, o estetik yapısını kullanıyordu aslında ama biz o an karşımızda bir dahi var sanıyorduk.

Zihinsel Labirentler ve “Beyin Yakan” Varyasyonlar

Kumbağ’daki o gençlerin kahkahası, benim zihnimdeki anıların tozunu daha da kaldırdı. Sadece basit toplama çıkarmalar yapmazdık. Biz bu oyunu bir “meydan okuma” ritüeline çevirmiştik.

Bir gün Mert, Bu kadar basit olmamalı,” dedi. “İşin içine ters çevirmeyi katalım.” O gün icat ettiğimiz (veya bir yerlerden duyup kendimizin sandığımız) o 1089 hilesi… Üç basamaklı bir sayı tut ama ilk ve son rakamı aynı olmasın,” derdik birbirimize. “Sayiyi ters çevir. Büyükten küçüğü çıkar. Çıkan sonucu tekrar ters çevir ve bu sefer topla.”

Sonuç, ne tutarsan tut, hangi sayıyı seçersen seç, evrenin değişmez bir kanunu gibi hep 1089 çıkardı. Bunu ilk keşfettiğimizde, kendimizi Antik Yunan filozofları gibi hissetmiştik. O sayıların dansı, o belirsizliğin içindeki kesinlik… 17 yaşın o fırtınalı ruh hali içinde, sığınabileceğimiz tek güvenli liman matematikteki bu kesinlikti belki de.

Şimdi o gençlere bakıyorum da… Onlar da aynı heyecanı yaşıyor. “Aaa nasıl bildin!” diye bağırıyor biri. Karşımdaki o “Diplomat” kılıklı beyefendi bile kitabından başını kaldırmış, hafif bir tebessümle, gözlüğünün üzerinden o gençlere bakıyor. Belki o da biliyor cevabı. Belki o da içinden “Sonuç 5 evlat, sonuç hep 5 çıkar,” diyor.

O an, masamdaki soğumuş çaydan bir yudum aldım ve acı tadı hissettim. Eski günler güzeldi, evet. Ama o günlerin güzelliği, sadece oyunun kendisinde değil, o oyunu oynarken hissettiğimiz “birliktelik” duygusundaydı.

Ancak zihnimdeki çağrışımlar burada durmadı. “Aklından bir sayı tut” cümlesi, beni sadece lise yıllarıma değil, yıllar sonra okuduğum ve kanımı donduran o kitaba, o polisiyenin başyapıtına sürüklemeye başladı. O huzurlu Kumbağ atmosferi, yerini bir anda Dave Gurney’in o gerilim dolu dünyasına bırakmak üzereydi…

Masadaki Sihrin Matematiği

Gençlerin masasındaki kahkaha tufanı dindiğinde, içlerinden o “oyun kurucu” olan çocuk, sanki dünyayı kurtaran formülü bulmuş gibi geriye yaslandı. Arkadaşları şaşkındı. “Nasıl bildin oğlum? Nereye sakladın cevabı?” diye soruyorlardı. Oysa cevap bir yerde saklı değildi; cevap, matematiğin o değişmez, sadık kurallarının içindeydi.

O an, masamda duran peçeteye uzandım. Yılların alışkanlığıyla, onların oynadığı o klasik versiyonun şifresini çözdüm. Eğer siz de (okuyucularım) bir gün bir arkadaş ortamında, tıpkı bu gençler gibi “günün kahramanı” veya “zihin okuyucusu” olmak isterseniz, işte o Kumbağ sahilinde oynanan oyunun sırrı tam olarak şuydu:

  1. “Aklından herhangi bir sayı tut.” (Diyelim ki arkadaşınız 25 tuttu).
  2. “Tuttuğun sayıyı 2 ile çarp.” (25 x 2 = 50).
  3. “Şimdi sonuca 10 ekle.” (Burada kilit nokta sizin eklettiğiniz sayıdır. Çift sayı olması işinizi kolaylaştırır. 50 + 10 = 60).
  4. “Çıkan sonucu 2’ye böl.” (60 / 2 = 30).
  5. “Ve şimdi, en başta tuttuğun o ilk sayıyı, bu sonuçtan çıkar.” (30 – 25 = 5).

Sonuç, her zaman, sizin 3. adımda eklettiğiniz sayının yarısıdır. Ben “10 ekle” dediysem, cevap 5’tir. “20 ekle” deseydim, cevap 10 olacaktı. Karşımdaki o “Diplomat” görünümlü beyefendiye baktım tekrar. Piposundan çıkan duman halkaları havada süzülürken, sanki o da bu basit denklemin farkındaydı. Hayat da böyle değil miydi? Ne kadar karmaşık işlemler yaparsan yap, ne kadar çarparsan çarp; günün sonunda başlangıçtaki yüklerini attığında geriye kalan şey hep sabittir. Matematik yalan söylemezdi. İnsanlar söylerdi ama sayılar asla…

Kumbağ Güneşi Batarken Değişen Atmosfer

Güneş, Marmara Denizi’nin karşı kıyılarına doğru alçalmaya başlamıştı. Kumbağ’ın o canlı, cıvıl cıvıl renkleri yerini akşamın turuncu ve mor hüzünlü tonlarına bırakıyordu. Yan masadaki gençler hesaplarını ödeyip, şakalaşarak kalktılar. Onların gidişiyle birlikte kafedeki o “gençlik enerjisi” çekildi ve geriye sadece dalgaların sesi, bir de o gizemli adamın piposunun kokusu kaldı.

Adam kitabını kapattı. Kalın, ciltli, koyu renkli bir kitaptı. Kapağını tam seçemiyordum ama duruşunda bir ağırlık vardı. Göz göze geldik. Hafifçe başını eğerek selam verdi, ben de karşılık verdim. Yüzündeki ifade, okuduğu şeyin etkisinden olsa gerek, biraz gölgeliydi. O an içimde tuhaf bir ürperti hissettim. Az önce “eğlenceli” gelen “Aklından bir sayı tut” cümlesi, güneşin batışıyla birlikte anlam değiştirmeye başlamıştı.

Zihnimdeki o neşeli lise yılları, yerini daha karanlık, daha yetişkin bir dünyaya bırakıyordu. Çünkü “Aklından bir sayı tut” sadece bir çocuk oyunu değildi. Bu cümle, dünyada milyonlarca insanı uykusuz bırakan, sayfalarını nefes nefese çevirdikleri o efsanevi romanın da adıydı.

Marmara’nın serin rüzgarı yerini bir anda, kurgusal bir dünyanın, New York kırsalının dondurucu soğuğuna bıraktı zihnimde. Artık Kumbağ’da değildim. Artık o neşeli masada değildim. Bir anda, emekli dedektif Dave Gurney’in o izole çiftlik evinin verandasında buldum kendimi. Oyun bitmişti. Av başlamıştı.

Bir yanda sıcak Türk çayı ve matematik işlemleri, diğer yanda John Verdon'ın Aklından Bir Sayı Tut kitabı ve gizemli mektup ile aydınlık-karanlık kontrastı.

Sahneye John Verdon Çıkıyor – Masumiyetin Sonu

Şimdi lütfen o gençlerin oynadığı basit matematik oyununu unutun. O sadece bir ısınma turuydu. Asıl “Aklından Bir Sayı Tut” (Think of a Number), John Verdon’ın kalemiyle hayat bulan ve okuyanı ilk sayfasından itibaren kıskıvrak yakalayan o başyapıttır.

Neden bu kadar etkileyici biliyor musunuz? Çünkü yazar, az önce anlattığım o çocuksu matematik oyununu alıp, onu bir seri katilin en korkunç silahına dönüştürmüştü.

Romanın o sarsıcı girişini hatırladım. Kitabın ana karakteri Dave Gurney, şehrin gürültüsünden kaçıp kırsala yerleşmiş, huzur arayan efsanevi bir dedektiftir. Tıpkı şu an benim Kumbağ’da aradığım huzur gibi… Ancak bir gün, eski bir tanıdığı olan Mark Mellery, panik içinde kapısını çalar. Mark’a isimsiz bir mektup gelmiştir.

Mektup şöyle başlar: “Seni ne kadar iyi tanıdığımı kanıtlamamı ister misin? O zaman aklından bir sayı tut. Herhangi bir sayı. 1 ile 1000 arasında.”

Mark, tıpkı bizlerin az önce yaptığı gibi, rastgele bir sayı tutar. Diyelim ki 658. Mektubun devamını okur: “Şimdi, zarfın içindeki küçük kağıdı aç.” Mark titreyen elleriyle küçük kağıdı açar. Ve orada, kendi el yazısıyla değil, daktiloyla yazılmış tek bir sayı durmaktadır: 658.

Bu nasıl olabilir? Az önceki matematik oyununda bir hile vardı; işlemleri ben yönetiyordum, sonucu ben belirliyordum. Ama burada? Burada hiçbir işlem yok. Çarpma yok, bölme yok, yönlendirme yok. Sadece “Bir sayı tut” emri var ve katil, kurbanın tutacağı sayıyı önceden biliyor.

İşte John Verdon’ın dehası burada yatıyordu. O, “olasılık” kavramını alıp, onu bir korku öğesine dönüştürmüştü. Bir insanın, başka bir insanın zihnini bu denli okuyabilmesi fikri, Kumbağ’ın o huzurlu akşamında bile tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Yan masadaki “Diplomat” kılıklı adamın okuduğu kitap da bu muydu acaba? Belki de o yüzden yüzü gölgelenmişti. Çünkü bu kitapta katil, sadece sayıları değil, insanların en derin korkularını, en gizli günahlarını da biliyordu.

Deniz artık iyice kararmıştı. Ama zihnimdeki hikaye, en aydınlık, en heyecanlı yerine daha yeni geliyordu.

Dedektif Gurney’in Zihni – Kar ve Mantık

Zihnimdeki sahne artık tamamen değişmişti. Kumbağ’ın nemli havası yerini, kitabın o meşhur, kemikleri sızlatan kış atmosferine bırakmıştı. Dave Gurney’i düşünüyordum. Emekli olmuş, huzur arayan, şehrin kirinden pasından kaçmış o adamı… Tıpkı şu an karşımdaki yaşlı beyefendi gibi, o da “artık benden geçti” diyordu. Ama zeka, emekli olmazdı.

Kitabın en çarpıcı yanı, polisin çaresizliğiydi. Polis teşkilatı, olaya “sihir” veya “doğaüstü” bir gözle bakmaya meyilliydi. Çünkü kurban ne tutarsa tutsun, katil biliyordu. Ancak Gurney? O farklıydı. O, benim lise arkadaşım Selim gibiydi ama çok daha ölümcül bir seviyede.

Karlı bir ormanda izole edilmiş ahşap eve doğru giden ancak aniden kesilen gizemli ayak izleri, polisiye roman atmosferi.

Gurney’in o meşhur sorgulamasını hatırladım: “Bir adam aklındaki sayıyı nasıl bilebilir? İki ihtimal var: Ya zihnini okuyordur -ki bu imkansız- ya da o sayıyı tutman için seni o yönlendirmiştir.”

İşte kilit nokta buradaydı. Az önce gençlerin oynadığı oyunda, “2 ile çarp, 10 ekle” diyerek onları ben yönlendirmiştim. Matematiksel bir zorunluluktu bu. Peki ya kitapta? Kitapta katil, kurbanlarına matematik işlemi yaptırmıyordu. Onlara şiirler yolluyor, bilmeceler soruyordu. Gurney, karların içindeki ayak izlerini takip ederken aslında şunu fark ediyordu: İnsan zihni “rastgele” seçim yapamazdı. Biz özgür olduğumuzu sanırdık ama aslında geçmişimizin, korkularımızın ve bilinçaltımızın kölesiydik. Katil, kurbanlarını o kadar iyi tanıyordu ki, hangi sayıyı tutacaklarını bir matematik formülüyle değil, onların psikolojik haritasıyla buluyordu.

En Heyecanlı Sahne – İmkansızın Sınırında

Kitabın nefesimi kestiği, gece uyurken ışığı açık bıraktığım o sahne geldi aklıma. Katilin sadece sayıları bilmekle kalmayıp, fiziksel olarak da imkansızı başardığı o an…

Kurbanlardan biri, polis koruması altındaydı. Ev, kale gibi korunuyordu. Her yer karla kaplıydı ve evin etrafında tek bir ayak izi bile yoktu. Ama bir silah patladı. Kurban öldü. Nasıl olabilirdi? Karda iz yoktu. Kapılar kilitliydi. Pencereler kapalıydı. Ve yine o lanet olası mektup oradaydı: “Aklından bir sayı tut…”

Bu sahne, okuyucuya şunu sorgulatıyordu: “Gözlerime mi inanmalıyım, mantığıma mı?” John Verdon, burada okuyucuyla tıpkı o gençlerin benimle oynadığı gibi oynuyordu. Bize bir sihirbazlık numarası gösteriyor, dikkatimizi “ayak izlerine” (veya gençlerin oyunundaki “çıkarma işlemine”) çekiyor ama asıl hileyi bambaşka bir yerde, gözümüzün önünde yapıyordu. O sahnede Gurney’in detaylara olan takıntısı, en ufak bir ipucunu; kırık bir dalı, rüzgarın yönünü, camdaki bir yansımayı birleştirmesi, bir dedektiflik romanından öte, bir zeka şöleniydi.

İllüzyonun Çöküşü ve Acı Gerçek

Kitabın finaline doğru, o karmaşık düğüm çözüldüğünde hissettiğim duygu “hayranlık” ile “korku” arasındaydı. Katilin “zihin okuma” yeteneği aslında bir manipülasyon sanatından ibaretti. (Spoiler vermemek adına detaya girmeyeceğim ama…)

Tıpkı masadaki o basit matematik oyunu gibiydi her şey. Gençlere “10 ekle” dediğimde, sonucu ben belirlemiştim. Kitaptaki katil de, kurbanlarının hayatına o kadar sinsi, o kadar derinlemesine girmişti ki, onlara “seçim” şansı bırakmamıştı. Onlar kendi iradeleriyle bir sayı tuttuklarını sanıyorlardı, oysa tuttukları sayı, katilin aylar öncesinden onların zihnine ektiği bir tohumdu.

İnsanlar, belirsizlikten korkar. “Aklından bir sayı tut” dendiğinde panikleriz. Rastgele bir şey seçmeye çalışırız ama beynimiz en güvenli, en tanıdık limana sığınır. Katil bunu biliyordu. Ve Dave Gurney, katili yakaladığında aslında sadece bir suçluyu değil, insan zihninin bu zaafını da yakalamış oldu. Bizler, sandığımız kadar karmaşık değildik. Sadece doğru düğmelere basılmasını bekleyen makinelerdik.

Gece olmuş Kumbağ sahilinde boş kalmış bir masa, bitmiş çay bardağı ve sislerin içinde uzaklaşan yaşlı adamın silüeti.

Kumbağ’a Veda ve Yarım Kalan Çay

Bir martı çığlığıyla irkildim. New York’un karlı tepelerinden, tekrar Kumbağ’ın nemli, tuzlu akşamına düştüm. Hava tamamen kararmıştı. Karşıdaki balıkçı teknelerinin ışıkları yanıp sönüyordu. Yan masadaki o “Diplomat” kılıklı, beyaz sakallı beyefendi ayaklanmıştı. Hesabını ödemiş, kitabını koltuğunun altına sıkıştırmıştı. Piposunu temizliyordu.

Göz göze geldik son kez. Hafifçe gülümsedi. Sanki benim zihnimde az önce kopan fırtınaları, o kitaptaki cinayetleri, gençlerin kahkahalarını ve 17 yaşıma yaptığım yolculuğu biliyormuş gibiydi. Belki de o, Dave Gurney’in ta kendisiydi? Ya da belki sadece emekli bir öğretmendi. Kim bilir?

“İyi akşamlar delikanlı,” dedi, sesi tok ve güven vericiydi. “İyi akşamlar efendim,” dedim.

O yavaş adımlarla karanlığın içinde kaybolurken, masadaki soğuk çay bardağına baktım. Hayat da, edebiyat da, matematik de aslında aynı temele dayanıyordu: Bilinmeyeni bilinir kılmak. Çocukken bunu basit bir toplama-çıkarma işlemiyle yapıyorduk ve eğleniyorduk. Büyüdüğümüzde ise John Verdon gibi yazarların karmaşık kurgularında, katillerin ve dedektiflerin zihinlerinde arıyorduk aynı hazzı.

Garsona işaret ettim. “Hesap lütfen.” “Hemen abi. Bu arada,” dedi garson, gençlerin masasını toplarken. “O gençler neye gülüyordu öyle? Sayı mayı diyorlardı?” Gülümsedim. “Sadece bir oyun,” dedim. “Ama bazen hayatın ta kendisi.”

Kumbağ’dan ayrılırken aklımda tek bir cümle yankılanıyordu. İster bir masada çay içerken, ister bir kitabın sayfalarını çevirirken… “Aklından bir sayı tut.” Ve sakın unutma: O sayıyı tutan sen misin, yoksa tutmanı isteyen mi?

Yazar : Aziz Arda


Trakya Life yazarı Aziz Arda, bölge gündemini kendi penceresinden yorumluyor. Yazılarında sadece yaşanan olayları değil, olayların arka planını ve nedenlerini de irdeleyen bir yaklaşımı var. Karmaşık konuları sade bir dille anlatmayı ve okuyucuya farklı bir bakış açısı sunmayı hedefliyor.
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.